Hayatımıza ilk zorluklar silsilesi girmeden önce Allah’a dayanıp güvendiğimizi, tevekkül ettiğimizi, Allah’a teslim olduğumuzu zannederiz. Tabiri caiz ise bu konuda mangalda kül bırakmayız.
Olmasını beklediğimiz bir şey olmadığında ilk fitil ateşlenir. Neden olmadığı hakkında birçok düşünce geçer aklımızdan. Nerede yanlış yaptığımızı uzun uzadıya düşünmeye başlarız. Daha sonra hiç olmayacak bir masraf çıkar belki karşımıza. Akabinde olumsuz bir olay daha gelir. Yavaş yavaş kendimize olan güvenimiz, dünyaya bakış açımız allak bullak olmaya başlar. Daha sonra yapmamız gereken bir görevin zamanını kaçıroodığımızı farke deriz. İşte burada ilk patlama gerçekleşir. Zihnimiz ve ruhsal durumumuz bu aşamadan sonra dibe çakılmaya başlar. Yaptığımız her işi on kere kontrol etmeye başlarız. Bir şey yaparken onun olumsuzlukla sonuçlanacağı endişesi tüm zihnimizi ele geçirir. Adım atarken bile başımıza kötü bir şey geleceği korkusu yayılır. Ahzab Suresi 3. Ayette “ Yalnız Allah’a güvenip dayan. Çünkü güvenip dayanılacak ve işlerin kendisine havale edileceği bir vekil olarak Allah yeter.” cümlesi suya yazılan bir yazı gibi kaybolmuştur. Korku, vücudumuzdaki tüm hücrelere işlemeye başlar. Bu aşamadan sonra belaların adeta gökyüzünden başımıza yağmaya başladığı hissine kapılırız. Önceden tüm bildiklerimizi unuturuz. Daha önce her fırsatını bulduğumuzda okuduğumuz Zümer Suresinde “Azap size gelip çatmadan önce Rabbinize yönelin ve ona teslim olun” ayeti buhar olup uçar zihnimizden.
Evde otururken dört duvar arasına sıkıştırılmış bir fare gibi hissederiz. Duvarlar üstümüze doğru gelmeye başlar. Her çabamız adeta boşuna çekilmiş kürek gibidir. Hatta gösterdiğimiz her çaba adeta ters etki yapmaktadır. Olaylarla mücadele etmeye kalkarız, ancak olayları her savuşturmamızda daha güçlü bir darbeyle karşılaşırız. Bataklıkta mücadele ettikçe batan birisi gibiyizdir. Bu boğuşma içerisinde zaman geçer. Artık gelenlerle baş edemeyeceğimizi düşünürüz. Yorulmuşsunuzdur, gücünüz bitmiştir. Adeta suyu sıkılmış meyve posası gibi bir kenara yığılıp kalırız. Al-i İmran suresinin 160. ayetinde “Allah size yardım ederse sizi yenecek yoktur. Eğer sizi yardımsız bırakırsa, O’ndan sonra size kim yardım edebilir? Mü’minler ancak Allah’a tevekkül etsinler.” ihtarını hiç duymamışızdır adeta.
Artık o eski başarılı kişi yoktur. Başarılarımızı hatırlar ve bu hale nasıl geldiğimizi düşünürüz. Ancak aklımıza, o başarıların Allah tarafından ihsan edildiği, aslında başarıyı sağlayanın Allah olduğu gelmez. Öyle ya, zamanında her iltifatı, her övgüyü kendi adımıza aldık. Yaşantımızı kendimizin yönlendirdiğini düşündük içten içe. Her seferinde “Ben yaptım” demeyi ihmal etmedik.
Sorgulama işi hayatımızdan veya eylemlerimizden manevi aleme kayar. Acaba ne günah işledim ki başıma bu belalar geliyor demeye başlarız. Artık ok yaydan çıkmıştır. Zaten dünya hayatımız mahvolmuştur. Muhtemelen bunların sebebi de günahkar bir kul olduğumuzu düşünmemizdir. Hali hazırda ahiretimiz de rezil olmuştur. Biraz daha ilerisi, Allah’a yönelir ve bana bunları neden gönderiyorsun demeye kalkarız.
Kurtuluşumuzun dünya hayatımızı sonlandırmakta olduğunu düşünürüz. Eğer biraz imanımız varsa, gecenin sessizliğinde gökyüzüne bakar, yıldızları seyrederken içimizden acı çığlıklarla ne zaman alacaksın bu emaneti diye feryat ederiz. Gözümüz her an Azrail’i arar durur.
Tüm bu süreç neticesinde kendimizi bir psikiyatri servisinde psikiyatrik ilaçların kucağında buluruz. Talihsiz olaylar silsilesine girdiğimizde bu son kaçınılmazdır.
Bu olumsuzluklar silsilesini kırmanın tek yolunun tevekkülde ve teslimiyette olduğu bir an aklınıza gelir. Deneriz ancak ilk darbede tevekkülümüz de teslimiyetimiz de yerle bir olur. Ve artık hızla sürüklenmeye başlarız. Dilimize pelesenk olmuş Hasbünallahu ve ni’mel vekil kelimesi demir alıp çoktan uzaklaşmıştır zihnimizde. Hatta bu kelimenin anlamı olan “Allah bize yeter, O ne güzel vekildir” de çoktan ufku aşmış ve bizden uzaklaşmıştır.
Teslim olmak bizde güçsüzlük, acizlik olarak karşılık bulduğu için nefsimiz bunun önünde direnmeye çalışır. Teslim olmayı gururumuza yediremeyiz.
Allah’a teslimiyet İslam aleminde de derecesi yüksek olan bir mevki. Bunun sebebi ise bu teslimiyetin kolay olmamasıdır. Öncelikle dünya hayatı bizim için uygulamalı bir sınav yeridir. Bunun farkına varmamız gerekiyor. Bu dünyada başımıza kötü bir olay gelmesi daha önceden yaptığımız bir günaha veya kötü harekete karşılık olmayabilir. Buradaki amaç sınanmaktır. Esas olan sınav soruları değil, sizin verdiğiniz cevaptır. Olumsuzluklara karşı vereceğiniz tepkilerdir. Dünyada her halimizle sınanırız. Kimi zaman bollukla, kimi zaman kıtlıkla, kimi zaman asabiyetimiz ile kimi zaman sakinliğimiz ile. Kimi zaman bağlılığımızla sınanırız.
Yaşadığımız bu süreçlerde Allah’ın her şeyin yaratıcısı olduğunu aklımızdan çıkarmamamız gerekiyor. Tıpkı evrenin tümünün sadece bir emri ile yani “ol” demesiyle saniyenin 42 binde biri kadar kısa bir sürede yaratması gibi. Nahl suresinin 40. ayetinde Allah (c.c.) “Biz bir şeyin olmasını istediğimiz zaman, söyleyeceğimiz söz sadece ona ‘ol’ demektir. O da hemen oluverir” sözünü unutmamamız gerekiyor.
Teslimiyet için tek bir söz yeter. “Allah her şeye Kadir değil mi ki sen endişe ediyorsun?” Bizler gerek fiziksel açıdan gerekse zihinsel açıdan güçsüz varlıklarız. Elimizde tek bir çare var. O da tevekkül ve teslimiyet. Bizi güçlü kılan bu iki unsurdan başkası değil.
Bu kadar güçsüz ve aciz olmamıza rağmen neden tüm yükün altına girmeye çalışıyoruz? Daha nereye kadar bu yükü kendimizin sırtladığı yanılgısında ısrarcı olacağız?
Kaldı ki, bu yükü sırtlanmak için altına girsek de yine de bizden daha güçlü birisi o yükü kaldırtıyor. Bizler sadece yanılsamalardan ibaret bir övgü içerisine giriyoruz.
Peki siz, şu andan sonra hala yüklerin altına girip kendi zihinsel buhranlarınız içerisinde mi boğuşacaksınız? Yoksa Allah’a teslim olup, hayat penceresinden olayları izleyip çözüm yollarının beklenmedik anlarına tanık mı olacaksınız?
