İnsanlık arkasına bakmaksızın son sürat ilerliyor. Gün içerisinde banka hesaplarımıza bakıyoruz, müzik dinliyoruz, kolumuzdaki akıllı saate bakıp kalbimizin dakikada kaç kez vuruş yaptığını takip ediyoruz. Ofis işlerimizi yapıyoruz vesaire. Bütün işlerimizi cebimizde taşıdığımız ufacık, cep telefonu dediğimiz cihazdan takip edebiliyoruz.
Teknoloji sayesinde devasa büyüklükte işleri tek bir parmak hareketimizle yapıyoruz. Üstelik çok kısa bir zamanda. Ancak teknolojinin hayatınızı nasıl çepeçevre sardığını ve ona bağımlı hale geldiğinizi hiç düşündünüz mü? Bir gün olağan dışı bir şekilde elinizdeki o avuç içi büyüklüğündeki cihazın bir anda açılmadığını. Tüm işleriniz bir anda kalır. Etrafta son zamanlarda duymaya başladığınız bir sözden bahsedeceğim. İnsanlara elle yazması gerekli bir form veya yazım işi verdiğinizde insanların şaşkınlıkla ve bir o kadar da garipsediği, sanki daha önce farkına varmadıkları, ancak o anda aydınlanma yaşadıkları bir cümle bu, “Bilgisayarda yazmaktan elle yazmayı unutmuşum!”. Son zamanlarda belki sizin de başınıza gelmiştir bu garip olay. Merak etmeyin, yalnız değilsiniz. Toplumumuzun birçok kesimi de sizinle aynı duyguları yaşadı.
Bir de diğer bir açıdan bahsedelim. Evimizde birçok teknolojik cihaz var. Bu cihazlar çok büyük işler başardıkları gibi sizlere de yük olduklarını hiç düşünmemişsinizdir. Her aldığınız cihaz, bakım, şarj vb. gibi konularda sizin yapmanız gerekenleri artıracaktır.
Çok özenerek, didik didik araştırıp bir saat aldınız. Cihazın adı saat ama, tansiyon ölçümünden uyku takibinize kadar her şeyi yapabilecek kapasite ve özellikte. Saati kolunuza takmadan önce güç bela telefonunuzla eşleştiriyorsunuz. Bir arayüz seçiyorsunuz ve kullanmaya başlıyorsunuz. Her telefon çaldığında bileğinizdeki cihaz titriyor, size telefonunuzun çaldığını veya bildirim geldiğini haber veriyor. Telefonunuz uzakta olsa bile kolunuzdaki sizi bildirim bombardımanına tutuyor. Sabah kalktığınızda acaba hangi saatlerde derin uykuya geçmişim, kaç saat uyumuşum diyerek bileğinizdeki saate bakıyorsunuz. Uykunuz artık sizin için belli standartlarda tutulması gereken istatistiksel bir grafiğe dönüşüyor. Artık uyandığınızda gününüzü nasıl geçireceğinize değil, gecenizi nasıl geçirmiş olduğunuza odaklanıyorsunuz. Gün içerisinde sürekli olarak kalp atış ritminize ve tansiyonunuzun durumuna bakar oluyorsunuz. Bir anda kaygı bozuklukları görülmeye başlıyor. Kalbinize kafayı takıyorsunuz. Hava kararıp evinize döndüğünüzde gün içerisinde kaç adım attığınız ile ilgileniyorsunuz. Hatta biraz daha ileri gidip kanınızdaki satürasyon oranına da bakmak gerek diyorsunuz. Artık hem gününüz hem geceniz bileğinizdeki o cihazdan aldığınız bilgilere göre oluşan istatistiksel grafik haline geliyor. Hayatınız, istatistiksel verilere göre düzene sokulması gereken bir olgu haline geliyor. Durduk yere farklı konulara takıntılı hale gelmiş oluyorsunuz. Hayatınızı ellerinizle sadece x ve y eksenlerinden oluşan iki boyuta indirgemiş oluyorsunuz.
Teknoloji ceketini çıkarıp diğer seçeneği düşünelim. Beğendiğiniz bir mekanik saat aldınız, saati kolunuza taktınız ve çıktınız. Saatin tek bir amacı olduğunu biliyorsunuz. Zamanı göstermek. Şarj derdiniz yok, takip etmeniz gereken istatistiksel veriler yok. Takıntı yapacağınız bir şey yok. Sadece zaman ve siz varsınız.
Her gün binlerce bildirim ve veri akışına maruz kalıyoruz. Teknoloji birçok zor işi daha az çaba ile yapmamızı sağlıyor, ama bunun arkasında bizlere zihin dağınıklığı ve zihin yükü bırakıyor.Fiziken rahatlıyor, zihnen verilere boğuluyoruz.
Bir gün yataktan kalktığınızı ve telefonunuzun çalışmadığını farz edin. Banka hesaplarınız, mail adresleriniz, notlarınız, sahte dünyalar oluşturduğunuz sosyal medya hesaplarınız, hepsi bir anda o cihazla beraber gidiyor. Ellerinizle oluşturduğunuz o otonom dünyanız bir anda kayboluyor. Sanırım ne yapacağınızı şaşardınız. Nasıl hareket edeceğinizi bilemezdiniz. Sonuçta her karar alacağınızda başvurduğunuz o yapay zeka da telefonla beraber taşınabilirlik özelliğini yitiriyor. Bir anda yaşadığınız dijital hayattan gerçek hayata geçmek nasıl hissettirirdi? Ne yazık ki dijitalleşme arttıkça ekranların arkasındaki gerçeklik silikleşmeye başlıyor. Tıpkı Platon’un mağara alegorisindeki dışardaki durumdan bihaber insanların mağaranın duvarına yansıyan gölgeleri gerçek sanması gibi. Sonunda telefonu olmadan hiçbir şey yapamayan ve telefon haricindeki hayattan kopuk bir birey kalıyor geriye.
Bir sürü para vererek bir kahve makinesi aldınız ve kahve yapacaksınız. Görünüşte ve size anlatılan şekliyle bir tuşa basıp kahveyi alacağınızı zannediyorsunuz. Ancak işin gerçek boyutunun öyle olmadığını anlıyorsunuz. İlk olarak onlarca seçenek arasından içeceğiniz kahve türüne karar vermeniz gerekiyor, akabinde sertlik ayarı, bardak ayarı, dozaj ayarı, süt miktarı ve diğer ayarları yapmanız gerekiyor. Elbette ki olay burada bitmiyor. Makine tam otomatik kahve demlemesi yapsa da temizliğini kendisi yapamıyor. Kahvenin posasının döküldüğü kabı, süt haznesini temizlemeniz gerekiyor. Belli periyotlarda ise genel temizlik yapmak amacıyla makineyi büyük oranda söküp iç haznesini temizlemeniz gerekiyor. Belli bir sürenin sonuna su haznesindeki sertlik ayarını yapan filtreyi yenilemeniz gerekiyor. Siz sormadan ben söyleyeyim, o aylık temizlik süreci büyük bir temizlik ritüeline ve zahmetine dönüşüyor. Bunun yerine bir kahve demliğiyle kahve yapmak daha kolay olmaz mıydı?
İşte basitlik bu karmaşanın tam ortasında olan bizlere güvenli bir liman olarak geliyor. Karmaşık veriler olmadan, sadece o anda kalıyorsunuz. Kendinizle başbaşa bir an geçiriyorsunuz.
Teknoloji bizi daha fazla özelliğe sahip olmaya (arzu) iterken, basitliğe dönmek aslında neyin bize yettiğini (ihtiyaç) anlamaktır. Basitlikle, etrafımızdaki gürültüyü azaltarak kendinizi tartacak zihinsel boşluğu bulmanızı sağlayacak bir kaçış rampasıdır adeta.
Ne yazık ki daha çok özellik, daha iyi bir hayat anlamına gelmiyor. Bilakis, daha iyi bir hayat yaşamak istiyorsak, modern dünyanın bizi yönlendirdiği o hızlı olan en iyi olandır veya kestirme olan en iyi yoldur akımına kapılmamak gerekiyor. Teknolojinin getirdiği o çoklu katmanlarla nesnenin özünü kaybetmememiz gerekiyor.
Elimizdeki cihazlar sustuğunda, kendi iç sesimizi duyabilecek kadar sessiz miyiz? Teknoloji ilerledikçe bazen en değerli şeyin basitliğe geri dönmek olduğu düşüncesine kapılmıyor musunuz?
