Yollara, kafelerin önlerine, kısacası etrafınıza bir bakın. Göreceğiniz şey, büyük bloklu, iri cüsseli, yüzlerce beygir gücünde ağır motorlar olacaktır. İnsanlar sosyal statülerinin yüksek olduğunu kanıtlama çabası içerisinde belki yılda bir kullanabileceği motorlar alma yarışındalar. Motosikletçiler birbirlerine artık motor sürüşündeki profesyonellikleri ile değil, motorlarının hacimleri ile muamele etmeye başladılar. Adeta vücut kaslarını kıyaslarcasına motosikletlerinin motor hacimlerini kıyaslar olmuşlar.
Yollar maceracı oldukları iddiası ile devasa bloklu, yüzlerce beygir gücündeki Adventure makineleriyle dolu. Ancak bu makinelerin sahipleri birer “maceracı” değil; onlar sadece paralarıyla satın aldıkları bir imajın, pazarlama departmanlarının yarattığı o sahte kahramanlık maskesinin köleleri. Etrafınıza bir bakın. Altında 1200 cc, 1300 cc “macera” motoru olan adamların %99’u, hayatında kaldırımdan bile atlamamış kişilerdir.
Mühendislik açısından düşünelim. Bu makinelerin ne kadarı gerçekten macera motoru? Bu motorlarla nerelere kadar ilerlenebilir? Motorların sınırları neler? Veya kullanıcı açısından bu motorlar ne kadar elverişli? Ben size şimdiden söyleyeyim. Bir Adventure motoru 250 kilogramın üzerine çıkardığınızda, artık o bir “özgürlük aracı” değil, asfaltın bittiği yerde kalbi sıkışan, devrilmesinden korkulan ve kaldırılması için bir orduya ihtiyaç duyulan bir metal yığınıdır.
Işıklarda, hafif ve kendisinden daha güçsüz gördüğü bir motosiklet ile yan yana geldiğinde; o motorun ağırlığı altında ezilmektedir. Yine motoru stabil tutmak için verdiği çaba ve motordan gelen aşırı sıcaklık ile cebelleşirken; yandaki küçük motorlunun gayet rahat, zahmetsiz ve gündelik duruşuna içten bir kıskançlık duyar. “Düz asfalta bir çıkalım, ben sana göstereceğim. Yolların hakimi kimmiş” der içinden. Yeşil ışık yandığında, başkalarının kendisi için belirlediği yollarda son sürat gazlamanın ve rüzgarı hissetmenin verdiği hissi hayal eder. Ancak yanındaki küçük motoru kullanan kişinin hızla veya yolla işinin olmadığını bilemez. O, herhangi bir yolun olmadığı, yönünü kendisinin belirleyeceği uçsuz bucaksız arazilerde, doğada yapacağı özgür sürüşün peşindedir. Yol motorcusu rüzgarı hissedeceğinin hayaliyle sürerken; o, tabiatın tertemiz havasını, muhteşem kokusunu, arazinin zeminini hissetmiştir. Kimilerinin 10 katı para verip elde edemediği özgürlüğü, onların yıllık bakım masrafı kadar bir fiyata satın almıştır.
Bugün piyasadaki motorların %90’ı “motor” değil, iki tekerlekli birer oyun konsoludur. Çekiş kontrol sistemleri, viraj ABS’leri, elektronik amortisörler… Neden o makinelere onca özellik eklenmiş hiç düşündünüz mü? Çünkü üreticiler kullanıcıların motosiklet sürmeyi bilmediğini, sadece gaz açmayı bildiğini bilirler. Bunlar mühendislik harikası değil, yeteneksizliğinizin ve korkaklığınızın itiraflarıdır. O karmaşık yazılımlar sizi korumuyor; sizin yeteneksizliğinizi ve makine üzerindeki hakimiyetsizliğinizi örtbas ediyor.
O devasa borçlara girilen makinelerle kafe önlerinde oturup “maceracı” olduklarını sanırlar. O motorlara bir servet döktüler. Çünkü reklamlar onlara o motoru alırlarsa “özgür” olacaklarını söyledi. Oysa alınan şey, 250 kilogramlık bir pranga. Gerçek dünya, o mağaranın dışındaki tozlu yollarda, gazlanan arazilerde, moka potta kahve demlerken hissedilen o sessiz zaferde gizlidir. Motorları o kadar ağır ve parçaları o kadar pahalıdır ki, arazinin tozuna girmeye korkarlar. Onların maceraları, pazar sabahı sahil yolunda bir kahve içip gözleme yiyip motorun parıltısını izlemekten ibaret. Onlar birer motorcu değil aksine birer koleksiyoncu, hem de en pahalı ve hantal cinsten. Gerçek motorcu, 40 km/s hızla çamurun içinde dans edendir.
Bir motora, kapasitesinin sadece %5’ini kullanacağınız bir güce 10 katı para ödemek bir tercih değil, aptallıktır. Şehir içinde 1200cc ile trafikte beklemek, elindeki devasa bir balyozla saat tamir etmeye çalışmak kadar absürttür. Bu bir prestij değil, bu bir akıl tutulmasıdır. Marka takıntınız yüzünden, aslında hiçbir işinize yaramayan beygir güçlerine ve torklara para ödediniz. O parayla dünyayı beş kez gezebilirdiniz ama siz bir “logo” satın almayı tercih ettiniz. Her ne kadar pahalı motor bir statü olarak görülse de, gerçek statü, “neyi satın almadığınızla” ve “neye ihtiyacınız olmadığını bilmenizle” ölçülür. Pahalı motor, “ben kolay kandırılırım” demenin bir yoludur adeta.
Aynaya bakın ve kendinize şu soruyu sorun: Ben gerçekten rüzgarı hissetmek mi istiyorum, yoksa birilerine ne kadar zengin olduğumu mu göstermek istiyorum? Eğer cevabınız “gösteriş” ise, gidin o hantal ve pahalı oyuncaklarınızla oynamaya devam edin.
İmajınızın kölesi olmaya devam mı edeceksiniz, yoksa gerçek motorculuğun o sert ve dürüst dünyasına mı adım atacaksınız?
