Yakaladıklarımız ve Kaçırdıklarımız
Yakaladıklarımız ve Kaçırdıklarımız

Yakaladıklarımız ve Kaçırdıklarımız

Merkezi bir yerde oturduğunuzda ve etrafı izleme fırsatı yakaladığınızda gözünüze telaşlı yüzler, hızla atılan adımlar, tedirgin vücut postürüne sahip insanlar takılacaktır. Üstelik bu insanların sayısı hiç de azımsanmayacak kadar çoktur. Neredeyse rahat rahat dolaşan veya telaşesi olmayan insana rastlamak imkansız gibi bir şeydir.

Gerçekten de günlük yaşantımıza baktığımızda hep bir yerlere yetişme koşturmacası, bir işi sonlandırma telaşı içerisinde olduğumuzu fark ederiz. İşlerimizin bir an evvel, hemen yapılmasını isteriz. Yarınımız yokmuş gibi koştururuz. Şu dairedeki işlerimizi hemen bitirelim, şu yerden bir an önce alışverişimizi yapalım, vs. Bu telaşe o kadar hayat tarzımız olmuş ki, tatil günlerinde veya gezme aktivitelerinde dahi aynı telaş içerisinde bulunur, aynı koşuşturmacayı yaşarız.

Evet, koştururuz koşturmasına ama ne için? Yarın da sonlanabilecek bir işlem için didinir dururuz. Hatta birçok zaman koşturup günümüzü tükettiğimiz işlem yarına sarkar. Sonuçta yine elimiz boş döneriz. Adeta yaradan bize bir mesaj verir, bir şey için ne kadar çabalarsanız çabalayın, benim belirlediğim vakitte olur. Diye. Ama anlamayız bir türlü. Ertesi gün başka bir iş için çabalamaya devam ederiz kader faktörünü unuturcasına.

Elbette bir işi yapmak, tamamlamak günlük hayatımızın olmazsa olmazlarından. Atalarımız, bugünün işini yarına bırakma demişler. Demişler demesine lakin, o işi yaparken asli vazifelerini bir kenara bırak, sağlığından ol dememişler. Evet, geçinebilmek için çalışmamız şart. Ancak bizim çalışmak ile güttüğümüz gaye bizlere zarar vermeye başladı.

Birçok ülkeyi gezme fırsatım oldu. Bu geziler sırasında daha çok gözlem yapmaya çalıştım. Hiçbir memlekette bizim kadar hırs yapan, hayatını zehir eden bir millet görmedim. O kadar ileriye gitmişiz ki, artık hayatın amacından sapmış durumdayız. Adeta pistte yarışan atletlere dönmüşüz. Hayatımız bir şeylere yetişmeye çabalamaktan ibaret hale gelmiş.

Hep daha fazla kazanalım, daha fazla mal mülk edinelim demeye başlamışız. Günü kurtarmayı geçtik bütün yılı kurtaralım noktasının da ötesine geçmiş bulunmaktayız. On yıl, yirmi yıl sonrasının yatırımını yapmaya çalışıyoruz. “Şuradan şu arsayı aldık, on yıl sonra buralar fena değerlenecek” diyenleri sıkça duymuşsunuzdur. Veya şu yatırımı yapalım da çocuklara kalsın diyenler? Veya yirmi yıl sonra emekli olduğunda yapacakları hususunda endişe edenlere ne dersiniz? Peki, kaç kişi 1 dakika sonra hayatta olacağının garantisini almış durumda? Belki değerlendiğini hiç göremeyeceğimiz arsayı almanın faydası nedir?

Birçok topluluk için yukarıda soru işaretleri ile yazdığım davranışlar komik ve anlaşılamaz nitelikte. Gerek doğu toplumları, gerekse batı toplumlarına baktığımızda insanlar gün odaklılar. Belki en fazla hafta odaklı. Haftayı çıkarabilecek kadar kazanç sağladıklarında arta kalan vakitlerini bizim aksimize kendilerine ayırıyorlar.

Gerçekten Türkiye’den ayrıldığınızda, farklı ülkelere gittiğinizde ve etrafa bakınma fırsatı bulduğunuzda “biz enayi miyiz arkadaş! Niye eşekler gibi çalışıyoruz. Adamlardaki rahatlığa bak.” gibi kalıp cümleler zihninizde dönmeye başlıyor. Şimdi diyeceksiniz ki, “arkadaş, biz oraya gezmeye gidiyoruz. Ne demek etrafa bakınma fırsatı bulmak. Tabi ki etrafa bakacağız” diyebilirsiniz. Ancak şunu kesin olarak söyleyebilirim ki, gezilerimizde bile bir an önce bitirip konakladığımız yere dönme telaşı ile geziyoruz. Onun bile tadını çıkaramıyoruz. Hemen şu geziyi bitirp dönelim diyoruz. Kaldı ki, yurt dışına çıktığınızda telaşlı hareketlerle gezen birisini görürseniz kesinlikle bizdendir.

Telaşlı hareketlerimiz ve sinirli davranışlarımız sayesinde o an odaklanmış olduğumuz işlerimizin birçoğunu halledebiliyoruz. Belki daha fazla hırs ve çalışmakla yukarıda bahsettiğim muhtemelen değerlendiğini hiç göremeyeceğimiz arsaya da kavuşabiliriz. Kazançlarımız bunlar olacak.

Gelelim kayıplarımıza. Öncelikli kaybımız zaman. Evet, kıymet takdiri yapılamayacak ölçüde değerli olan ve bir daha hiçbir şekilde geri kazanamayacağımızı vaktimizi parayla takas ettik. Dakikalar ömrümüzden birer birer düştü. Uruguay’ın eski devlet başkanı Jose Mujica’nın da dediği gibi “Satın alınan her şey, o parayı kazanmak için feda edilen ömür süresiyle ödenir.” Kıymetli ömrümüzü, belki hiç ulaşamayacağımız şeylerle takas ediyoruz. Tıpkı elmasla cam parçalarını takas etmek gibi.

O koşuşturmaca içerisinde sevdiklerimizi ihmal ediyor, hatta bazen kalplerini kırıyoruz. Maddi kazançlar için manevi kazançlarımızı heba ediyoruz. Herkesin diline pelesenk olan bir söz vardır “para her zaman kazanılır. Ancak dostluk kazanması güç bir şeydir.” Hakikatli dostlarımızı etrafımızdan uzaklaştırıyor, etrafımıza paraya ve maddiyata dayalı suni dostlukları dolduruyoruz. Ancak bir yandan da içten içe biliyoruz ki, para bitince etrafımızdakiler de dağılacak. Hatta bir zamanlar canım cicim diyenler ilk başta bizi bıçaklayacak kişiler olacaktır. Bu korkuyla daha fazla çabalayacak, ömrümüzü harap ve perişan edeceğiz. Artık kendimiz için değil, başkaları için çalışıyor olacağız. Modern bir köle haline geleceğiz.

Bozulan psikolojimize de değinelim. Hayatın bitmez tükenmez koşturmacası içerisinde yavaş yavaş zihnen de yıpranıp tükendiğimizi görüyoruz. Son dönemlerde artan anti depresan kullanımı da bunu gösteriyor. İnsanlar artık olması gerekenden daha gergin. Sürekli olarak tehdit algısı içerisindeler. Bu baskılar neticesinde de toplumda bireyler arasında geri dönülemez psikolojik hastalıklar ortaya çıkıyor. Bireyin zihni bir türlü rahatlayamıyor. En sonunda da kişi depresyonla başlayan, tükenmişlik sendromuyla devam eden ve daha ciddi neticeler doğuracak rahatsızlıklarla son bulan bir ömür içerisinde boğuluyor.

İnsanlık gelişiminde herkesin kabul ettiği ve geçmişten bu güne kadar söylene gelen bir söz vardır. Buluşlar rahat zihinlerde ortaya çıkar derler. Gerçekten de insanlık tarihini değiştiren tekerlek, elektrik, internet veya günlük yaşamı kolaylaştıran aletler, düşünmeye vakit ayıran, sakin ve yenilikçi zihinlerin eseridir. Bu kapsamda da zaten hınca hınç dolu olan bir zihinle değil yenilikçi bir girişimde bulunmak, normal hayatı dahi idame ettirmekte güçlük çekiyoruz.

Çalışmaya o kadar yoğun odaklanmışız ki, etrafımızda olup biteni göremez hale gelmişiz. Çocuklarımızın nasıl büyüdüğünü fark edemiyoruz. Yanı başımızda an be an gelişen, büyüyen mucizeyi fark edemiyoruz. Güneşin doğuşu ve batışı bizim için sadece iş başı ve iş sonu anlamına geliyor. Arada gerçekleşen muhteşem olayları fark edemiyoruz. Evimizin yanındaki fidanın nasıl büyüyüp meyve verecek kadar büyüdüğünü, yolumuz üzerindeki bir gülün nasıl gün be gün tomurcuktan çiçeğe uzanan yolculuğunu fark etmekten aciz hale geliyoruz.

Artık ormanlara gitmek bir çoğumuz için hayal. Parka gitsek çok büyük bir değişiklik oluyor bizim için. Hoş, o zaman da bir an önce eve gidip ayakları uzatmayı düşünüyoruz ya olsun yine de. Dağlık alanlara hasbel kader yolumuz düştüğünde aracımızın camını açmıyoruz bile. Dağlarda yetişen kekiğin, ardıcın ve çamın kokusu zihnimizin tozlu çekmecelerinde kilit altında kaldı. Yerini bile bilmiyoruz.

Kıssanın özü, hani o hayalinizdeki görüp göremeyeceğiniz muğlak olan ve on yıl sonra değerlenecek arsa veya bitmeyen o işler için için gece gündüz çalıştınız ya. Bu zaman içerisinde çocuğunuzun nasıl büyüdüğünü görme şansını kaybettiniz. Veya anne babanız veya sevdikleriniz ile sağken geçirebileceğiniz kıymetli dakikaları kaybettiniz. Sağlıklı bir zihinsel yapıya sahip olma imkanınızı yitirdiniz. Yıllarca üstünüzde kara bulut gibi çöken o ruhsal bozukluklarınızdan dolayı sağlıklı bir bünyeyi ve sağlıklı hayatın nasıl olduğuna ilişkin bildiklerinizi de kaybettiniz. Size verilen değerli ömrü kaybettiniz. Siz öldükten sonra size bir kuruş faydası olmayacak şeyler için hayatınızı harcadınız.

15.03.2026
Halil KARAKAYA